February 25, 2016

sacrifice*

sana bugün bir abajur aldım: 
bir şeyin ucunda durur ya yeşil chevrolet 
kapıları açık, baltimor plakalı, usta işi 
teybinde elton john’dan sacrifice 
biz sahile doğru yürümüşüz 
ayakizlerimizde ölüp erimiş peri pelerinleri 
periler birbirine düşman, pelerinler birbirine küs 

sana bugün bir mektup yazdım: 
en çok 
en çok güllerden sözettim 
saydam, renksiz, özgür güllerden 
bir gül olmak korkusundan 
nedenini hatırlamıyorum ama ağladım 
sağda solda yakılıp unutulmuş sönmüş sigaralar 
'canım..' diye başlanılıp 
yarım bırakılmış bir sürü kâğıt parçası 
ruh parçası 
aşk parçası 
buğu parçası 
haz parçası 
paramparça içime paramparça bir kış gelmiş 
biliyor musun ben daima 
kışları saklanırım kan 
kan ödüldür açıkçası 
sana bugün bir kurban kestim 
hâlâ ağrıyor ve akıyor bileklerim 
gelip geçici bir seyahat 
üzerinde konuşulmamış bir sevgi 
karşılıklı hoyrat kullanılmış bedenler 
aynı dalda karşılaşan iki çocuksincap 
dal, ağacına düşman, sincaplar birbirine küs 
dudaklarda müstehzi bir hal 
yani bir yere vurup kaybolan far ışığı gibi 
bir an aklıma vurup kaybolan o fevkalade hayal 
vurup kaybolan ruh ve aşk parçaları 
beyaz ve terli alnımda belirip dolaşan 
delikanlı tanrının eli 
usulca düzeltirken kâkülümü 
otuz yıllık ömrümde ilk kez düşledim ölümü 
bugün sana abajur aldım, bir mektup yazdım 
sana, diyorum, bugün bir abajur ve mektup 
ben bugün sana öldüm başkasına değil 
hani o chevrolet yeşil, kapıları açık 
teybinde elton john’dan sacrifice 
avcumda pembe, ziftli bir alyans 
vurup kaybolan buğu ve haz parçaları, 
biriktirdiğimiz 
zamanla biriktirenle biriktirilenin 
birbirine karıştığı 
ben de bir eşya mıyım diye düşündüğü 
üzüldüğü şey 
bir tüy gibi yanınıza gelip 
bir tüy gibi dokunup ürpertip 
sonra 
sonra geri çekildiği… sacrifice… 

koskoca bir aralık ayını müzikle geçirmiştik 
sokaklarda elimizde şarap şişeleri 
adlarımızın yan yana olduğu 
kalpler kazımıştık ağaçlara 
modern çağın gereklerine inat, 
biz romantiktik biz birbirimizi seviyorduk 
biz ayrılmayacaktık biz arabesktik biz.. 
bugün bir abajur aldım sana 
eve geldim 
yatağın hep sol tarafında yatardın 
sol taraftaki başucu sehpasına yerleştirdim onu 
bir ampul taktım sarı soft hep istediğin gibi 
ışığında bir mektup yazdım sana 
teypte elton john’dan sacrifice 
beni terk ettiğini bildirdiğin o telefon konuşması 
gözlerinin gencecik mavisi 
birden başlayan, o, telaşla, bütün gece yağan 
yağmur geldi hatırıma 
nedenini hatırlamıyorum ama ağladım 
yüzüme kapanan ellerin 
yüzümü yeryüzüne karşı perdeleyen ellerin 
o okyanus ellerin geldi hatırıma 
kaset sustu kapandı yeşil chevrolet’nin kapıları 
tuvalette sarıldım jilete hasretle öptüm 
ampul patladı bir anda alev aldı abajur 
kan ödüldür 
kanımı bu gece dışarı gezmeye çıkarttım 
tenler birbirine düşman, âşıklar birbirine küs 
nedenini hatırlamıyorum ama utandım 
utandım

* periler ölürken özür diler @ küçük iskender

November 14, 2015

benimle savaşma kazanırsan kaybedersin

neden evimizin oturma odasının duvarını taradınız ya, biz orada yaşıyorduk




“devlet geldi ccc” yazan fotoğrafa caption olarak “neden evimizin oturma odasının duvarını taradınız ya, biz orada yaşıyorduk” diye bu trajediden bir komedisi çıkarmaya çalışmaya bir anlam veremeyebilirdiniz ta ki kendini liberal diye tanımlayan ama bu halkın ortalama çoğu bireyi gibi faşist bir twitter yazarının, okuduğu okulun duvarlarına #SilvanaSesVer yazısını görünce “olm o duvarlar yeni boyandı lan” diye duvar duyarı kastığı yazıyı okuyana dek. gerçi kaç küsur yıl okuyup sizi birer mankurta dönüştüren milli eğitim sisteminin bir kurbanı olarak onu da okuyup bunu da okuyup yine de bir anlam veremeyebilirsiniz.



devlet gelmiş silvan sokaklarını temizlemiş, kışlasına dönmüştür. ama fotoğraftaki, devlete karşı güzel hisler beslemedikleri gözlerinden belli çocukların kendileriyle büyüyecek öfkesi ‘ora’da.

October 07, 2013

i want people to be afraid of how much they love me

the office'in bir bölümünde* ezik yönetici michael scott'a çalışanlarının kendisinden korkmasını mı yoksa sevmesini mi tercih ettiği sorulunca "çok basit. her ikisi de. bana olan sevgilerinden korkmalarını isterim** diyen michael bir bakıma kişisel yöneticilik deneyimindeki nirvana'yı işaret ediyor. michael'in bu politik yaklaşımını ciddiye almamayı tercih edip kişisel sınırlarımızı korumaya dönük en doğru yaklaşım ise profesyonel iş hayatına gerçek bir profesyonel gibi sevgi, saygı, korku gibi şahsi duyguları hiç karıştırmamak olur. aslında tüm bunların üstesinden gelebilecek son bir yaklaşım daha olabilirdi; kurumsal iş hayatına, title'lara ve hiyerarşilere bulaşmayıp plaza duvarlarına hapsolmadan semt pazarından bir limon tezgahlık yer kapmak. narenciye üzerinden hayata rest çekmek yasaklanmasaydı elbette.

















* s2e6; the fight - the office
** "would i rather be feared or loved? easy. both. i want people to be afraid of how much they love me." 

October 20, 2012

the king of -dark- comedy



tek isteği jerry langford'un (jerry lewis) şov programına çıkıp kendi şovunu yapmak, böylece tüm amerika'yı bu yeni komedi kralı ile, rupert pupkin ile tanıştırmak olan pupkin tahmin edilebileceği üzere gerçek hayatta bir kaybeden, kendi dünyasında ise komedinin yeni kral adayıdır. hayranı olduğu, dönemin şov dünyasının gerçek kralı jerry langford ile tesadüfen konuşma olanağı bulsa da kendini bir türlü ifade edemez, olaylar gelişir ve sonunda pupkin'i yine kendisi gibi saplantılı eski sevgilisi ve arkadaşı masha (sandra bernhard)'nın suç ortaklığıyla işlerin kontrolden çıkması ve komedinin kara mizaha, sonrasında (sadece pupkin için) mutlu sona dönüşmesine tanık oluruz.



"yarın şaka yapmadığımı anlayacak ve deli olduğumu düşüneceksiniz. ama bu işin böyle yapılacağını anladım. bir geceliğine kral olmak ömür boyu budala olmaktan iyidir" diyen pupkin bizi bedelini ödediği sürece istediği her şeye sahip olabileceğine ikna ediyor. ve her şey bittiğinde pupkin'in elde ettiği şöhret andy warhol'un öngördüğü 15 dakikadan daha uzun sürüyor; milyon dolarlık kitap anlaşması ve kendine ait bir şov; the rupert pupkin show.

rupert pupkin'in orta yaşlarda ailesiyle yaşayan başarısız bir komedyen, nihayetinde tüm belirtilere sahip klasik bir loser olmasına rağmen kafasında yarattığı gerçeklikle taxi driver'ın travis pickle'inı anımsatması anlaşılabilir, de niro - scorsese işbirliğinin meraklılarına taxi driver'ın başladığı yerden başladığını düşündürmesi de mümkündür fakat kendi içinde yaşayan pupkin'in travis'e kıyasla dışındaki dünyanın boka batmış olmasıyla ilgilenmemesi, aksine bunun bir parçası olmak istemesi noktasında artık hem the king of comedy ile taxi driver'ın hem de rupert pupkin ile  travis pickle'ın yolları ayrılıyor. her ne kadar pupkin ve travis için farklı dünyaların insanları desek de, pupkin'in evinde kurduğu sette karton karakterler ile prova yapması, amerika'yı pisliklerden temizlemek için aldığı silahlarıyla evinde, boy aynasında kendi kendine konuşarak prova yapan saplantılı travis'i düşündürüyor.

the king of comedy, bir yandan şov dünyasının parmakla gösterilen adamlarının dışarıya görünen tüm ihtişamına karşın mutsuz ve donuk bir hayatlarının olabileceğini gösteren traji-komik jerry lewis karakteri ile amerikan medya eleştirisi rolüne de soyunurken, diğer yandan jerry longfod'a olan aşkını saplantılı bir şekilde gösteren masha'ya "aileme bile onları sevdiğimi söylemedim hiç. çünkü onlar da beni sevdiklerini söylemediler." dedirterek karakterin saplantılı davranışlarının kökenine inerek eli değmişken toplum eleştirisi de yapıyor.

scorsese'nin muhsin bey'i, sinemanın kayıp gezegenlerinden, the king of comedy.

September 24, 2012

forget-me-not



-since to be or not to be-

yeni insanın, hafızanın işini mikroçiplere devrettiği çağda bir birinin bir diğerine bahşedebileceği en anlamlı anlamlardan biri 'hatırlamak' olur ne olur unutma beni, ne m'oubliez pas.


September 05, 2012

success is not a destination (and neither is a journey




yola koyulmadan önce yapabilir miyim diye sormazdın, yapacağın fedakarlığa, harcayacağın zamana, kendinden, hayatından vereceklerine, -önünde bir hedef var, istersen onikiden vuracağını bilirdin- silahı kınından çıkarmaya,

-soru sorma sırası minik serçe'ye gelmiştir- DEĞER Mİ HİÇ DEĞER Mİ HİÇ DEĞER Mİ DEĞER Mİ DEĞER Mİ SÖYLE, başarılı olmak (ya da olamamak) bir yetenek meselesi midir?

değildir, bir seçimdir minik serçe, hayatındaki öncelikler ve değer biçme meselesidir.

bazen de biraz ağırdan alsaydın, "sanki bir şeyler eksik hayatında, dur ve dinlen n’olursun ah bir defa, yerinde olsaydım beni dinlerdim, ama sen duymadın*


August 11, 2012

citizen kane'in hayaleti ve cosmopolis


genç milyoner eric packer'da, parayla satın alınabilecek her şeyi elde etmiş (ve edebilecek) mutsuz zenginlere dair her şey var; aşksız ve tatminsiz bir evlilik, gerçek dünyadan izole steril bir hayat ve soğuk, duygusuz ilişkiler. eric packer gibi zengin ama mutsuzların hayatının bir döneminde yapmaktan kaçamadığı gibi kendini ve bulunduğu yeri sorgulama ve kaçış arayışı noktasında hikayeye ve beyaz limoya biz de dahil oluyoruz.

film şehrin öteki yakasında sonlanacak kadar kısa olsa da, manhattan'dan eric'in çocukluğuna, bir önceki hayatına ve matrix'in dışına dair anımsadığı tek imgeye, berberine doğru devam eden bir yol, bir kaçış hikayesi. dış dünyadan - neredeyse- soyutlanmış  steril hayatını (neredeyse çünkü limuzin mantolanmasına rağmen dışarının sesini kesmek konusunda o kadar da iyi değil) temsil eden beyaz limoyla, çocukluğuna ve bir önceki hayatına doğru çıktığı yolculuğu temsil eden berberine ulaşmaya çalışırken eric'i ve dünyasındaki bireyleri teker teker tanımaya başlıyoruz //buraya spoiler gelmeyecek//.

citizen kane'de, kane'in karısı kane'e bir sahnede "bana bir bilezik vermekle, yüzüne bile bakmayacağın bir heykele 100 bin dolar vermek arasında ne fark var? hepsi paranın marifeti. hiçbir anlamı yok. bana hiçbir zaman hiçbirşeyi içinden gelerek vermedin, yürekten gelen hiçbirşeyi" der. kane'in çocukluğuna dönme arzusu (rosebud) ve karısı tarafından sevilme ihtiyacından yaklaşık 70 yil sonra bir başka milyoner, eric packer'in dramı 'zengin ve mutsuz erkek' hikayelerinin ne denli benzer olduğunu gösteriyor.

somali asıllı kanadalı muzisyen k'naan'ın canlandırdığı rap şarkıcısı brother fez hem tek başına ilgi çekici bir karakter, hem de hikayenin olağan akışında, yaşam tarzı ve ölümüyle eric'in dört bir yanı maddiyatla çerçevelenmiş dünyasında anlam taşıyan bir figür olarak sığınabildiği nadir limanlardan. sözlerini k'naan'in, uyarlanan kitabın yazarı don delillo ile birlikte yazdıkları filmin muziklerinden, mecca;



ve soundtrack;

01 White Limos
02 Long to Live
03 Rat Men
04 Asymmetrical
05 I Don't Want to Wake Up
06 A Credible Threat
07 Call Me Home
08 Haircut
09 Mecca
10 The Gun
11 Benno

August 10, 2012

July 27, 2012

katilimi bekliyorum

katilin cinayet mahalline geri donmesi gibidir; her kadin -zaman ve mekandan bagimsiz- iyi hissettigi ve hissettirdigi yere geri doner.

July 07, 2012

xi

bu 
dün-
ya-
ya 
sen-
den 
mi-
ras 
ka-
lan 
gü-
zel-
lik 
ol-
sun

February 29, 2012

doing by not doing ya da kendiliğindenliğinleştirebilemediklerimizdenmisiniz


kişisel lugatinizdeki ısrarişine gelirse ile değiştirin; kendiliğindenliğin, teklifsizliğin verdiği hiç bir şeye ve her şeye ve her ikisine ve hiç birine sahip olmanın ve olmamanın tadına varın ve varmayın.

kendiliğindenliğin öyle bir kelimedir ki manasından ziyade telaffuzundan yana sevilir. kendiliğindenliğin öyle bir kelimedir ki gidersin, gidersin bitmez. bugun 29 şubat 2012, kendiliğinden iyi günler diler. kendiliğinden, kendiliğinden, kendiliğindenliğinden.

kendiliğindenliğinleştirebilemediklerimizdenmisiniz?











Ş İ Y İ R
"kendiliğindenliği manasından ziyade telaffuzundan yana seviyor,
kendiliğindenliği' ne güzel lan git git bitmiyor."




* wheat field under threatening skies, van gogh

February 15, 2012

beach_house_VID 00002-20110717-2209.3GP





















1. "zebra"   4:48
sanki çok gürültülü bir partiye çağrılmışsın da sıkılıp kendini kuytudaki odalardan birine kapatmışsın ('mamafih' gürültünün duvarlarda ve kulağında çınlamasından kaçamıyorsun).

2. "silver soul"   4:58
üşüyorum kadın!

3. "norway"   3:54
aylar önce akıllı telefonlardan biriyle çekilip bilgisayara gelişigüzel atılmış bir dosya. tek başına dosyanın ismi bile heyecanlandırıyor; beach_house_VID 00002-20110717-2209.3GP. içerik tatmin edici değil -yer yer kesilen, incelen boğulan sesler- ama kanıma giriyor, tamam bu gece, teen dream (18+)

4. "walk in the park"   5:22
-buraya yeşilli, ağaçlı bişey gelecek-

5. "used to be"   3:58
giymek için dolaptan çıkarıp askılığın üzerinde unuttuğum kazak oradan öylece bakıp göz kırpıyor, neden üşüdüğümü anlayıp gülüyoruz (artık üşümüyorum).

6. "lover of mine"   5:06
hiçbir şey için benim, benimdir deme, benim şarkım diyor musun? (bizim şarkımız)

7. "better times"   4:23
anti-sosyal network çok güzel, gelsene (eski güzel günlerdeki gibi). böylece adım james olsa şöyle derdim; i had better.

8. "10 mile stereo"   5:03
aklımdakileri kağıda dökerdim de, tuşlara layıkıyla dökemiyorum (şimdi burada klavye yerine kağıt olsa dökerdim de, döşerdim de).

9. "real love"   5:20
döşüme gel.

10. "take care"   5:48
kraliçe üçüncü victoria'nın bu dünyaya ait olmayan sesi ve aylar öncesinin hayal meyal hatıraları sarmışken dört bir yanımı, baktığım her yerd... take care.


December 01, 2011

011211


November 01, 2011

011111


October 31, 2011

being esnaf malkovich

















sıcak yaz sabahlarında dükkanın önünü sulamak demektir ESNAF OLMAK veresiye defteri tutmaktır iki çay biri açık yeğene oralet bir buçuk acılı adana yanında ayrandır buyurmaz mısın abla BAKIN BAYAN BU ORNİTORENK SİZİ AÇTI bozuk yoksa sonra verirsin kardeşim istemediğin müşteriyi kapıdan geri çevirmek karşılıksız çek vermek cumaya gitmek geri gelmemektir. hayırlı işler abim, güzel abicim.

May 10, 2011

bizim her türlü yalnızlığımız


yalnızken arkamızda bıraktığımız zamanlar ömrümüzden iki kere çalıyor olacak; artık telafisi olmayan ve geri gelmeyecek zamanları ve /geçmiş zamanlardan bir miras olarak/ yıllar sonra hiç beklemez ve gitmeye hiç niyet etmezken kapıyı çalacak bir kalp krizine götürecek basamakları birer, ikişer, üçer çıkarken.

yeni bir dil olacak yarın dese de her ne kadar şair*; bizim her türlü yalnızlığımız


March 21, 2011

geniş zamanlar



sabahları sıcak çorba bulunur. köprü ve viyadükler yoldan önce buzlanır. kuşlar öter. günün anlam ve önemine binaen konuşulur. her nevi alçı, boya, kartonpiyer işleri itina ile yapılır. sadece güçlüler ve hakiki sarışınlar hayatta kalır. su yüz santigrat derecede kaynar. DİKKAT KÖPEK VAR! şehrin muhtelif yerlerinde aniden yangınlar başlar. nurses look after patients in hospitals. rice doesn’t grow in cold climates. eğer hoparlörler dogru mesafede olursa bu şarkı harika olur* bu pilav daha çok su kaldırır.




"eğer hoparlörler doğru mesafede olursa bu şarkı harika olur", kolaysa anlat, kolpa

March 05, 2011

adore photoshop

dokuz kat gerdanlı ablalar fotoşopta ustalar. bir düzine fırça darbesiyle kırışıklıklara, siyah noktalara, istenmeyen tüylere veda edin. sigaradan kahveden sarı lekeli otuz iki dişini iki tuş hareketiyle sabah akşam karbonatla ovulmuşcasına, beyaz show.


















iki resim arasındaki yedi farkı bulmaya çalışmayınız.

February 04, 2011

kevıns - kevınlar (2010)



gerçek hayatlarında da dost olan kevın'lardan kevın spacey'in kevın costner'ı, kevın costner'ın kevın cline'ı, kevın kline'ın ise kevın spacey'yi canlandırmaları seyircilerin film boyunca kendi aralarında konuşmaları ve homurdanmalarına yol açıyor. eleştirmenler bu açıdan filmi oldukça karmaşık(complicated) buluyorlar.















herkesin birer abigail, helen, frankie, johnny ve tom olduğu bir yerde onlar kevın olmak zorundaydılar ve kevın olmak hiç bu kadar zor olmamıştı. fakat eninde sonunda kevın olmakla yüzleşeceklerdi.

filmin sürpriz finaliyse hayatın kevınlar için bir level daha zor olduğuna şartlananlara adeta bir ders verir niteliğinde. film, kevınların güneş doğmadan önce balığa gitmeleriyle bitiyor.