
hem mustafa hakkında herşey, ulak ve babam ve oğlum’dan kalan hesabı tek filmle kapatmak hem de yakın çevremizdeki hatunların yakın çevresindeki erkeklerinin –sözümonlara- “alper’de kendimden de bir şeyler buldum hacı” derken buldukları şeyin ne olduğunu merak ettiğimiz için orta sıralardan bir bilet aldık.
alper bir kitapçıda gördüğü ada ismindeki bir kıza asılır, bir kaç klişe çapkınlık numarası, biraz uğraşıdan sonra ilk buluşmada kızı yatağa atmayı başarır. bir aylık kuluçka döneminden sonra iş ciddiye binmek üzereyken “benim kafa çok karışık, ayrılmak istiyorum o dolmalar boğazına dizile” klişesiyle ada’ya kapıyı gösterir. alper skinin keyfinin peşine, ada ingiltere yollarına düşer. beş sene sonra tesadüfen karşılaştıklarında ada evlenmiş iki çocuğu olmuş biri kız biri oğlan, alper ise babalık özlemini arkadaşlarının çocukları üzerinden tatmin etmeye çalışan bir dallamadır. bu senaryoyu bir yerlerden hatırlıyoruz değil mi? ya da bizim mahalle kahvesinden arkadaşlar “ben de alper’de kendimden bir şeyler buluyorum olm” derken neden sözettiklerini.
alper, atmosferi bir dönem cnbce’de de gösterilen kitchen confidental’dan esinlenmiş kendine ait lokantasında şarapla iyi giden harika yemekler yapan, yetmişlerin müziğine meraklı, özgürlüğüne düşkün, komik olmaya çalışan, zaman zaman üçlü takılan ama alta geçmeyen prensip sahibi orta yaşlı ıssız bir adamdır! gerçekte böyle bir adam olmadığını hepimiz biliyoruz. film, ana karakterinin bu özellikleriyle bile fantastik türk sineması kategorisindeki yerini layıkıyla almaya aday.
ada, ikinci el kitaplardaki yaşanmışlıkların peşinde, sayfaların arasında unutulmuş kurutulmuş güllerden notlardan hikayeler uyduran, önceleri dizi sektörüne kostüm yaparak iyi para kazanan ama her ermiş şehirli gibi tövbe edip yine cihangir sınırlarında küçük kahramanlara elbiseler dikerek hayatını kazana‘bilen’, armut suratıyla pek de güzel sayılamayacak ortalama bir karakter. ada’nın arkasındaki kişi -melis birkan- ise, film boyunca devam eden anlamsız sırıtışı ve yüzeyinde, kenarında, kıvrımlarında hiç bir hikaye barındırmayacak derecede ama ancak sünger bob’da inandırıcı olabilecek semiz yüzüyle karakterin içinde bulunduğu durumu yaklaşık olarak bile yansıtabilecek performanstan bir kaç durak uzaktaydı.
telaşlı mavi, bir çocuğun yüzündeki bayram sevinci, atıyorum kumral ada mavi tuna iki yeşil su samuru ve onların halagilleri, emmioğulları. merhaba, buket uzuner edebiyatına hoşgeldiniz. böylesi diyaloglar sadece erken dönem doksanların türk filmleri, fransız sanat filmleri, şampuan reklamları ve buket uzuner kitap isimlerinde kaldı sanmıştık; hayır, hayır, yanılmışız. kız arkadaşımızdan “hayatım, saçım nasıl da ahenkle dans ediyor, baksana” cümlesini duyamayacağımız gibi “telaşlı mavi” diye bir renk de sıfat da yok, yok ulan!
çağan ırmak belden aşağı vuruyor
yönetmenin, ortalama sinema izleyicisinin zaaflarının farkında olduğu ve babam ve oğlumdan sonra ikinci kez 'ne yapıp etmeli seyirciyi ağlatmalı' gazıyla kamera arkasına geçtiği çok açık. bu toprakların insanının kazara düşüp kırılan bir vazonun içinden yere saçılan bir saç tokasının, birlikte dinlenmiş, sevilmiş, söylenmiş bir şarkının, bir otobüs durağının, bir kokunun hatta levent metro durağı civarındaki bir garanti bankası atm’sinin önünden her geçtiğinde su yüzüne çıkardıklarına, toplamda kırık aşk hikayelerine zaafı var ve çağan ırmak son filminde tüm bunları bir araya getirerek postmodern bir şehirli arabeske dönüştürmeyi iyi beceriyor. tüm bu denklem cihangir sınırları dışına çıkamayan bir filmin neden bu kadar seyirci ve gözyaşı çektiğini özetliyor.
bir de tabi ki en önemlisi, işyerinden merve’nin dediği gibi böyle evlerin, adamların kedisi de olur ama alper’in kedisi yok. hakkaten hatta haggaten yok lan.
December 04, 2008
ıssız adam'ın şifresini kırdık
Gönderen
m.
zaman:
11:59 PM
9
yorum
Etiketler: cinema paradiso
December 02, 2008
i know where the summer comes from
-pek manidar bir girişle- ‘deliksiz’ uykularımın bu geceki bölümü için sipariş verdiğim, senaryosu başrolü ve kamera arkası bana, müziği sanayla beslenip özenle büyütülen bu iskandinavyalılara ait olan rüyamda rüya bu ya dubleks, mustakil evimin üst katında ikea’dan yüzyirmidokuz ytlye aldığım sallanan koltuğumda öne arkaya sallanırken kapı zili her zamankinden farklı olarak, kuş şakıması ya da klasik zırrrrrrrrn zırrrrrrrn gibi değil de ortalama bir mpüç süresi kadar seni yerine mıhlayan, bildiğin mpüç çalardan, radyodan dinlediğin müzik gibi ama daha önce hiç duymadığın bir frekanstan. mayış mayış mayışıyorsun o sallanan koltukta daha bir öne daha bir arkaya bir öne bir arkaya bir öne bir arkaya bir öne bir arkaya bir öne bir arkaya bir öne bir arkaya bir öne bir arkaya abartmayalım derken kapı zili çalmaz olunca ayağa kalkıp kapıyı açmayı akıl ediyorsun ama kendini kapı zilini çalıp kaçan yaramaz çocukları anımsatan peşi sıra dizilmiş kaçmaya çalışan üç adem bir havva’nın arkasından "kaçmayın lan ibneler" diye seslenirken buluyorsun.

sigur ros ile ilk tanışıklığımız bu senenin mayıs ortalarına doğru iki buçuk ineği olan yarı viking yarı bu topraklarlı melez bir güzel insan vasıtasıyla olmuştu. aradan geçen altı ay her ne kadar arkadaş meclislerinde ‘arka’larından konuşacak kadar bilgi sahibi yapmadıysa da bu adamların yaptığı şeyden keyif almamızı sağlayacak bir kulak dolgunluğu sağladı. grubun beşinci lp'si olan ‘með suð í eyrum við spilum endalaust’ ya da ingilizce çevirisiyle ‘with a buzz in our ears we play endlessly’nin albüm kapağındaki fotoğraf sanıldığı gibi grup üyelerinin e5 otobanından karşıya altgeçitsiz üstgeçitsiz kaçmaya çalışırken arkadan nasıl göründüklerini yansıtan bir performans değil, new jersey'li artist ryan mcginley'in ismi bir belle and sebastian şarkısından arak i know where the summer goes çalışmasındaki performanslardan birinden.
efenim bir sonraki sigur ros albüm kapaklı rüyada buluşuncaya kadar esen kalın.
Gönderen
m.
zaman:
11:16 PM
1 yorum
Etiketler: we are ugly but we have the music
